![]()
![]()

GÜZELLİK SOKAKTADIR...
Atelier Populaire’in 1968 öğrenci hareketleri sırasında ürettiği tek renkli serigrafi afişlerden birinde böyle yazıyordu: “La Beaute est dans la rue” yani, “Güzellik Sokaktadır.” Paris’te gençler kaldırım taşlarını sökerken de başka bir sloganın ardından gidiyorlardı. “Kaldırın Taşları Altında Kumsal Var” Yine, “Gerçekçi Ol, İmkansızı İste” ve “Hayal Güçleri İktidara” 1968 gençlik hareketinin başlıca sloganlarındandı. “Güzellik Sokaktadır” neyi anlatıyordu peki? Mücadelenin, hayatın, coşkunun aktığı sokakların bir yaşam alanı olduğunu mu söylüyordu? Yoksa eski estetik’in, göreneksel sanatın statik, boğucu mekanlarına karşı yeni bir sanat mekanı mı öneriyordu? Kuşkusuz her ikisi de…
1968 öğrenci hareketlerinin dünya politikasına, gençlik hareketlerine yaratıcı bir etki yapması ve ivme kazandırmasının yanında, sadece açık alanda tiyatroyu yeniden keşfetmesi ve “sokak tiyatrosu” diye yepyeni ve modern bir türü dünya tiyatrosuna armağan etmesi de oldukça kayda değerdir.
1968 öğrenci hareketleri boyunca onlarca grubun çok çarpıcı, çok yaratıcı sokak oyunları oynadıklarını ve bu oyunların 1968 sokak gösterilerinin en büyük rengi olduğunu biliyoruz.
1960’lardan itibaren sokak giderek modern yaşantının merkezi olmaya başlamıştır. Agoradır. Arenadır. Odeondur. Teatrodur. Stoadır. Sokak rastlantısaldır, sahicidir, risklidir ve tüm bunlardan dolayı da devingendir. Sanatın güzelliği sokağı şenlendirmiş, sokağın güzelliği sanata yepyeni bir devingenlik katmıştır.
Türkiye 1968’lerin gençlik hareketlerini tüm sıcaklığıyla kucakladığı gibi, o hareketin içinde, o harekete eklemlenmiş olarak gelen sokak tiyatrosunu da keşfetmiş, kendi ülkemizin şartlarında yeniden üretmiştir. Bizim geleneksel eğlencelerimize pek de yabancı durmayan bu yeni tiyatro, 1968 paketinin içinden çıkan sokak tiyatrosu 1960’lı yıllarda başlayan “Her Yer Tiyatrodur” tartışmalarına, tekliflerine tamamlayıcı, taçlandırıcı bir etki yapmıştır.
Işıl Özgentürk, Ali Özgentürk ve Mehmet Ulusoy öncülüğünde kurulan Devrim İçin Hareket Tiyatrosu, İşçinin Tiyatrosu, Petlas Tiyatrosu gibi tiyatrolar 12 Mart darbesine kadar yaşamlarını sürdürmüşler, genç yaratıcılar için yeni bir soluk olmuşlar, farklı bir pencere açmışlardır. Hayatın içinde ve hayata dair hikayeler, güncel hikayeler anlatmışlardır. Tiyatronun o en büyük ödevi olan yaşama sanatına katkı yapma görevini çarpıcı bir biçimde hatırlatmışlardır.
Bugün 1968 sokak hareketlerinden ve sokakta doğan büyüyen sokak tiyatrosunu, yeniden, kendi yerinde, hayatın içinde üretmek için bir şenlik yapıyoruz. Sanatımızın hüneriyle size yepyeni hikayeler anlatacağız, hayatın içinde yani sokakta tiyatroyu var etmek, yaşatmak için… Haydi, sokakların hikaye anlatıcıları hikayelerinizi anlatmaya… Haydi seyirciler, sokağın içinde, hayatın içinde hayata dair hikayeler dinlemeye, değişmeye, değiştirmeye…
La Beaute ets dans le rue. Güzellik sokaktadır.
*Prof.Dr., Öğretim Üyesi, DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Can Yücel şiirinin bunların yanında öylesine bir yanı var ki üzerinde çokça durulmamıştır. Can Yücel şiiri, yukarıda sıraladıklarımızın yanında başka bir rengi de çok baskın olarak içinde taşır. Onun şiiri “vefakar” bir şiirdir. Can Baba’nın dikkatli okuyucuları mutlaka farketmişlerdir. Can Baba hayatı boyunca, yazın, fikir, bilim ya da sanat dünyamızdan göçen her dostuna bir “uğurlama” şiiri yazmıştır. Bu “fatiha şiir”lerin çokça bilinen ve belki de ilk örneği ünlü oyuncu ve şair Cahit Irgat için yazdığı Cihat için Cahit adlı şiiridir. Şiirin son kısmı şöyledir: “Cahit ki bu hastalıklı düzende sağlıklı bir kanserdi/ cahit ki hastalığa karşı üreyen höcrelerdi/ yorgun develer gibi çöktüğü dormen şölenlerinde bile/ siz paranızı ben kendi kendimi yerim derdi/ cahit zaten azalarak yaşayanlardan değil/ çoğalarak ölenlerdendi.” Bu şiirde Can Yücel büyük bir tersinleme ile “çoğalarak ölme”yi “azalarak yaşama”ya yeğ tutarak, gidenin gidişini yüceltir.
Bunun hemen ardından anacağımız şiir Deniz Gezmiş için yazdığı Mare Nostrum (Bizim Deniz) adlı kısa şiirdir:”en uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim/ o onun en güzel yüz metresini koştu/ en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak/ en hızlısıydı hepimizin/ en önce göğüsledi ipi/ acıyorsam
Yine, onun çok sevdiği çelebi, İstanbul efendisi tipinin son örneklerinden oyun yazarı Haldun Taner ise bir Komiser Kolombo’dur onun şiirinde. “Hafiften zatülcenp muşambasıyla/ havadan
Can Yücel’in Çok Bi Çocuk’ta İdris Küçükömer için yazdığı şiir de ölümün ezici baskısına karşı dopdolu bir çığlıktır. Küçükömer’in yakalandığı hastalığı, prostat kanserini küçümser ilkin: “İdris’in şu işine bak/ marksist bir ekonom!/ olur mu güzel kardeşim olur mu?/ en keynesyen organından/ sidikli bir salgı bezinden böyle/ olur mu yakalanmak! Sonra ise tıpkı diğer şiirlerinde olduğu gibi ters yüz etme işlemine başvurarak Küçükömer’in hayattaki muradına ölerek eriştiğini vurgularken, öteki dünya ile sosyalist ütopyayı özdeşleştirir: “sen özlediğin sivil topluma gidiyorsun artık/ herkesin ahretlik olduğu/ herkesin çıplak/ ve kıyamete dek kıyam etmeye aşk .”
Arkadaşı heykeltraş İlhan Koman için de bir uğurlama şiiri yazar Can Baba. “Traşsız heykeltraş” İlhan Koman teknesiyle Edirne’ye Selimiye’ye ulaşmaya çalışmaktadır.
Oktay Rifat da Kısa Devre adlı kitabında Can Yücel’den yolluk bir şiir alır: “1960’larda Kuzguncuk’taki evine/ Gelmiştik ziyarete/ Cevat vardı, Teoman vardı/ Kapıyı sen açtın/ Gözlerinde deniz hareleri/ İyi ki geldiniz çocuklar dedin/ Sosyalizmi göreceğim gelmişti/ Ne
Sadece yazın ya da sanat dünyamızın kayan yıldızlarına uğurlamalar düzmez Can Baba. Onun vefasıyla taçlananların sayısı o kadar çoktur ki, “yeryüzü yüzlü adamcağız” Miles Davis’ten sandal boyacısı Erol’a kadar birçok insan onun uğurlamalarından payını alır: “Miles Davis ölmüş zatürreden/ O alacali trampet/ O ters âşık/O sittirici herif o eroiniman/ Gökyüzünden bir ses/ Yeryüzü yüzlü bir adamcağız/Unutmayacağım onu yaşadıkça/ Kulak memelerimi arasıra okşarmışçasına/ Ve gözlerim onu dinledikçe eski/şeylerimizden/Güneş gözlükleri takıyor kendine/ Doğaç bir katarakt/ Kör, kör, kör, kör/ Sırtını döndü dönüyor bana/ O kadar sessiz o kadar kimsesiz ki ****/ Dünya bile kalmıyor sahnede/Herşey bir cümle ister, ister şiir ister musiki/ Cümlemiz için/ Tutturabilirsen eğer/ Ve iyi yontulmuş bir kamış/ varsa ağzında/ Kamışın varsa yâni..”
Ve tabii ki Güle Güle’de Burhan Uygur’un her resmini bitirişini azar azar ölmeye benzetir. Aslında bütün uğurlama şiirlerinde benzer imgeler görülür: “azalarak yaşamak”, “çoğalarak ölmek”, “azar azar ölmek” “ölerek yaşamak” vb.
Genç ölümler ise onun daha çok isyan duygularını açığa çıkartır. Oyuncu Yaman Okay için Güle Güle’de yazdığı şiir de bunlardan biridir: “Hiç kanser olmaz onlar/ Gnl.Mdr.ler/ Holdingler/ Politikapçıklar/ T.S.K.ler/ T.K.K.lar/ Hiç hiç kanser olmazlar/ Ama bizim Yaman durduğu yerde/ Pankreas kanseri olur/ Nedeni bir şair tanır Yunan/ Adı Pankreatitis/ Yani yeni bir rol…” Yine öncekilerdekine benzer bir yüceltme burada da vardır. Can Yücel, uğurlama şiirlerinde, şiirin kahramanına rahat uyumaları için son dürüst yalanı söyleme görevini üstlenmiş ilahi bir derviştir. Yaman Okay için ölüm kötü bir şey değil, yeni bir roldür. Bir oyuncu için en güzel şey yeni bir roldür. Ve mutlaka oynanması gereklidir. Emil Galip Sandalcı da ölmekle son marifetini göstermiştir: “Son marifetini de gösterdin/ Uçak öyle kaçırılmaz böyle kaçırılır diye/ Son nefesini kaçırdın/ Havadar bir maviye” Musa Anter, o kır saçlı cengaver de Can Yücel şiirinde Musa Peygamber’dir: Musa Peygamber Kızıldeniz’in/ dalgaları arasından/ nasıl ulaştıysa/ o da kardaşlıkla/ dünya kardaşlığıyla/ ulaştı karşı kıyıya” Musa Anter’in ölümü de ölüm değil, Musa Peygamber’in denizi yarması ve karşı kıyıya ulaşması gibi ilahi, mucizevi bir haldir. Kullanılan ilahi bir kılıç değil, “dünya kardeşliği”dir.
Can Yücel’in uğurlama şiirleri, ölenin ardından bir mersiye bir ağıt değildir. O çokça bildiğimiz ölümün ardından yazılan/ okunan salya sümük şiirlere de benzemezler. Onlar öleni yücelttiği gibi kalanlara da güç veren şiirlerdir. Bu şiirler ölümün korkunçluğuna karşı, onun tipik tersinlemesiyle insanın, insan sıcaklığının, yaşamın ve ütopyanın gücüyle bir karşı duruştur. Eski yunancasıyla söylersek bunlar birer “kenosis” birer güçlendirme, silahlandırma şiiridir. Ölen insanlara bir güzelleme, onları ve onlarla bütünleşen insanları bir gönendirmedir.
Can Yücel’in buraya örneklerini aldığımız uğurlama şiirleri belki de ayrı bir kitap olarak derlenmelidir. Çünkü bu şiirler her ne kadar ayrı zamanlarda yazılmış olsalar da hep aynı izleği takip eden, aynı işi yapan şiirlerdir.
Can Yücel aramızdan ayrıldıktan sonra nice şair onun yazdığı uğurlama şiirleri gibi şiirler yazdılar ona. Onlarca “fatiha” şiiri. İşte bunlardan biri bu yazıya komşu duruyor. Bu şiir ama diğerlerinden çok farklı. İbrahim Metin’in Can Baba’nın aramızdan ayrılışından çok önce yazılmış bir “Erken Ağıt”ı. “Erken Ağıt” Can Yücel’in uğurlama şiirlerindeki renkleri taşıyan bir yolluk şiir, tıpkı onun yaptığı gibi İbrahim Metin de Can Baba’yı yücelterek, onu güzelliklerle, buruk bir gülümsemeyle uğurluyor.
ERKEN AĞIT
CAN'ın ÖNLENEMEYEN YÜCEL'işi
(Sen değil de vakitsiz ölürüm ben diye yazıldı bu şiir. Allah rahmetimi eylesin)
Hasan Ali Emmi'nin içinden küre-i arza düşünce birden
yeşillendin otlağında dünyanın irticai menekşelere rağmen
yaşamak’la yaşamak arasında gidip gelen
bir hercaigerillaydın sen
İlahi ve şifahi nefeslerin a’ma kulağımıza
bir ney miydin mey mi sen amıca
Kornalarla değil zurnalarla uğurladık seni
anladık bir tek cana can katmazmış Coca- cola
Ey buradan geçen yolcu!
Vasiyet üzre güller yiyip gül suları işe
aniden yeşillenecek bu mezara
İbrahim Metin (1986)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
CAHİL CESARETİYLE FEMİNİST BİR ETÜD
YA DA
CAN YÜCEL ŞİİRİNİ LOKANTA ADİSYONU GİBİ OKUMAK...
Dario Fo- Franca Rame, Akıl Hastanesindeki Fahişenin Monoloğu, Çeviren: Füsun Demirel, (Kadın Oyunları içinde), Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul 1992, s.52.
Can Yücel Şiirini Terbiye Denemesi
Terbiyeli ekşili köfte olur mu? Olur. Terbiyeli kereviz? Olur. Peki ya terbiyeli Can Yücel şiiri… Olmaz mı? Neden olmasın canım, yeter ki tarifini bilin. Kalem kağıtlar hazırsa hemen tarifi yazdırıyorum. Önce Can Yücel'in muhtelif yayınevlerinden çıkmış muhtelif büyüklükteki kitapları iyice taranır ve içlerinde "çük", "sik", "kuku", "daltaşak", "dalyarak", "denizamı" gibi sözler ve "sikmek", "düzmek" vb. fiillerin olduğu tüm dizeler itinayla ayıklanır. Ayıklanan dizeler itinayla beyaz kağıt üzerine serpiştirilir. Sonra, bunların arasına, aslında bu dizelerin ne demeye çalıştığı, şairin aşağılık maço bakışı ıkına sıkına kanıtlanmaya çalışılır. Yalnız iş bununla kalmaz. Servis de şart. Bir de bu yazıyı yayınlatmak için, bir dergi bulmanız lazım. Bunu da buldunuz mu oldu bitti. Alın size terbiye edilmiş Can Yücel şiiri. Afiyet olsun!
Edebiyat ve Eleştiri dergisinin, Mayıs-Haziran sayısında Saadet Özkal imzasıyla "Kadın Gözüyle Can Yücel!" başlıklı bir yazı çıkmış. Ben dergiyi bulamamıştım. Metin yazıyı fakslamış, yeni okuyabildim. Adı geçen yazıda Saadet Hanım, Can Yücel şiirindeki sözde "erkek egemen" bakış açısını sorgulama çabasına girişmiş. Ama zorlama hatta haddini biraz fazlaca aşmış bir zorlama. Neden mi? Çünkü şiirin ardında yatan, "ruh hali"ni ya da "ideoloji"yi sorgulamaya çalışırken, "şiir"i es geçiyor da ondan. Şiirin kendi kanunları olan bir dünya olduğunu hiç mi hiç umursamıyor. Şaire "akıl hastası", kendine de psikiyatr muamelesi yapıyor.
Şöyle başlıyor yazısına Saadet Hanım:
"Çatal yüreğimle türkülü yollara/ Düştüm ki o kadar olur/ Seke seke ben geldim/ Sike sike gidiyorum." (…) Bir gerçeğin özeti: Yürümesini bile bilmeyen masum bebeğin "sike sike" ilerleyen ve belli ki geçtiği yerlerde birilerini beceren yetişkin bir erkeğe dönüşmesi…" (Özkal, s.59)
Vay, vay, vay… Zorla babam zorla… Buluttan nem kapma derler ya, o temsil. "Seke seke gelmek"ten Saadet Hanım "yürümesini bile bilmeyen masum çocuğun" emeklemesini anlıyor. Anlatalım, sekmek genellikle tek ayakla yapılan bir eylemdir ve genellikle yürüme iyice öğrenildikten sonra yapılabilir. (Bkz.Sek sek oyunu.) Burada şairin ifade ettiği dünyaya gelişteki coşku, sevinç olsa gerek. "Sike sike gitmek" ise daha çok zorla yapılan bir eylemi ifade eder. Yani istesek de bu dünyaya kazık kakamayacağımızı anlatmaktadır. Yoksa, "geçtiği yerlerde birini becerme" ile ilişkisi yoktur. Genellikle deyimleri düz anlamlarıyla anlama meselesi bir dili yeni öğrenen yabancıların ya da dildeki soyutlamayı algılamayan çocukların dilsel yaklaşımıdır. (Bizim Metin'in yeğeni Aleko-şimdi koca bir adam- küçükkken pul biberin mektuba yapıştırıldığını zannediyordu.)
Değerli okur, Saadet Hanım'ın yaklaşımını daha girişteki örnek anlatmaya yetiyor sanırım. Saadet Hanım’ın tüm yazısı böyle bir bakış açısıyla malul. Ama, biz sadece bu örnekle iktifa etmeyelim.
Saadet Hanım, “sikmek” sözcüğünün bir şiddet, bir öfke sözcüğü olarak kullanılmasına bozuluyor. “Şeceresini siktiğimin/ Rüzgarda Kendini Söz zannedenlere/ Yuf olsun!” (Özkal, s.59) İyi de bu lafı şair icad etmedi ki... Binlerce yıldır insanlar kızınca “şeceresini siktiğimin” diye öfkelerini dile getirirlerken, şair bu yaşamsal anı hangi biçimde şiire sokmalıydı acaba? Yoksa, “Hakk-ı aliniz var mamafih bu nevi küfürler içtimai hayatımızda mateessüf kullanılıyor olsa da, şiirde tebarüz etmemeli, şiirin bir mektep-i edeb bir mekteb-i ahlak olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.” mı demeye getiriyorsunuz, yoksa bu benim hüsn-ü kuruntum mu? Yoksa, Can Yücel şiirinin bu kadar beğeni görmesinin ardında yatan nedenin cemiyetimizin bilinçaltında saklı kalan erkek egemen bakış açısı olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Allahaşkına bu yazıyı neden yazdınız?
Saadet Hanım, Can Yücel şiirini erkek egemen ve cinsel şiddet barındıran dilinden ötürü sorguluyorsunuz da, neden şairin dilde bu samimi söyleyişi tercih ettiğini irdeleme zahmetine katlanmıyorsunuz. Biliyoruz ki, Can Yücel poetikası, öfkenin ve aşkın özgürce, coşkun, sahici, soyutlamalara kaçmadan ifade edildiği organik bir imgeler bütünüdür. Yoksunluğun, acının, hazzın, yaşam sevincininin en dolayımsız ve en sansürsüz şeklidir. İnsanla dünyanın çarpışmasının ve varoluşun müthiş paradoksunun insanın mutlak zaferi ekseninden yazımıdır. Kaynağını ve malzemesini günlük yaşamdan, doğadan ve kendi bedeninden alır. Dünyayla insanın buluşmasının, kavgasının ve doğayla “vecd”in şiiridir. Kimi zaman ise onun şiiri bir “mesel” bir “kıssa”ya dönüşen bilge sözüdür. Sırf bu özelliklerinden ötürü ise ilk bakışta yalınkat, banal, sıradan görülebilir.
Şöyle diyor Saadet Hanım:
Bazen de eylem “düzmek” adını alıyor ve egemenlik kurmakla özdeşleşiyor:
“Hani/ Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek/ istiyorum diyor ya Nazım/ Ben de artık şiir düzmek değil şiiri düzmek istiyorum.” (Özkal, s.59)
80’li yıllarda Devlet Tiyatrosu’nda Azarbaycanlı bir yönetmen bir müzikal sahneliyor. Oyunun dans sahnelerinde görevli balerinler de kuliste sıralarını bekliyorlar. Ama sıra bir türlü onlara gelmiyor. Derken Azeri Yönetmen oyuncularla uğraşırken balerinleri unuttuğunu farkediyor, hızla onların yanına gidiyor: “Pek saygıdeğer balerinalar...” diyor, “Heç kusura kalmayasınız. Sizi unutmuşam. Şurda işim bitende gelip hepinizi teker teker düzeceğim.” Balerinler, “düzmek”nin “mizansen vermek” anlamına geldiğini bilmiyorlar tabii.
Saadet Hanım, “şiir”e ve “dil” karşı çok sevgisiz bir bakışınız var. Şiiri anlatmak ya da anlatmaya çalışmak ne kadar zor bir iş tanrım! Bakın, burada öncelikle Can Yücel’in gönderme yaptığı, Nazım’ın “Seni Düşünmek Ümitli Şey” başlıklı şiirindeki coşkun hasret duygusunu hissetmeniz gerekiyor, Nazım hapistedir. Can Yücel de “Parça Parça III”ü yazdığında hapistedir ve hapishanedeki o boğucu, kasvetli atmosferde “şair” kimliğini ve egemen “şiir” anlayışını sorgulamaktadır. Keşke bir dize öncesini de alsaydınız yazınıza: Bu damsız damda/ bu havvasız havada/ “saf şair” olamıyor adam/ sökmüyor sırf şiirsel yorum.(...) Burada şairin kullandığı “şiiri düzmek”, şairin yaşadığı şartlara, ruh haline “saf şiir”in yetmemesidir. “Şiir düzmek” ile “şiiri düzmek” arasındaki ses ve ahenge de ayrıca dikkat çekmek gerekir mi bilmiyorum? Biliyorsunuz şiir daha çok bir ses işçiliğidir. Yine “seke seke sikerek” de Can Yücel’in Seke Seke kitabındaki süreğen bir ses arayışının göstergesidir ve bu seslere kitaptaki birçok şiirde rastlayabilirsiniz.
Gerçekten de bu yazıyı neden yazdınız Saadet Hanım? Can Yücel’e yaptığınız bu “suçüstü”nün müeyyidesi nedir? Allah bilir siz Can Yücel’in “hiç merak etme kızım/ olmazsa bu iş/ ben senin yerine doğuracağım. (Güle Güle, s.41) şiirinden de, “kadının doğurganlığının bile erkek tarafından gaspı”nı anlayabilirsiniz. Yazınıza yarım yamalak alıntıladığınız, o muhteşem doğaçlama ve kadınlara güzelleme olan “Hıdrellez” şiirinden bile “ama belli ki kadınların istekleri erkeklerin uzaktan bakıp yatıştırdığı istekler. Hatta belki de erkek kendi isteklerini kadınların isteği diye sunuyor.” (Özkal, s.62) gibi bir çıkarımda bulunuyorsunuz. Ben en iyisi şiiri biraz daha geniş alıntılayayım da, okur kararını versin: (Büyük harfli alıntılar Saadet Hanım’ın almadığı, benim eklediğim dizeler)
Ve lodos vurdukça/ o eteklerini kaldıran lodos/ DOĞDUKÇA DOĞURDUKÇA KENDİLERİNİ/ KOCASIZ BİR BEBEK GİBİ/ Deniz tanrısı gelecek de o güzelim kızları/ öpüp okşayacakmış/ Başka ve o yaşta/ Niye beklesinler ki/ Kayaların başında/ O dallı giysileriyle/ Kimi bekler ki onlar/ Poseydon’dan başka/ (...) RÜYASI BU DATÇANIN/ KADINLARI OKUDUKÇA/ OKUNACAK BİR GÜZEL KADINLIK VE GÜZELLİK/ DATÇA OLACAK DATÇA/ KADINLARIN YARIMADASI/ BOŞUNA DEĞİL O DEDİĞİN/ BURASI AFRODİÇA/ VE GÖRDÜĞÜN BÜTÜN HERŞEY/ SEVDA, AŞK VE TAZELİK/ VE ZEYTİNLERDEN VE YAŞAMAKTAN/ BAŞKA BİŞEYİ OLMAYANLARIN YERİ/ KARA MAÇA’YA KARŞI (...) (Canfeda, ss:56-57)
Can Yücel nasıl bir şiir yazsa sizi tatmin edebilirdi? Örneğin, “Şeceresini siktiğimin”söyleyişindeki duyguyu, ruh halini şiire nasıl geçirmesini tercih ederdiniz? Örneğin, “Kadın Olaydım” başlıklı şiirindeki “Bıktım artık siki çarşafa dolanmış erkeklerden/ onlar artık çarşafa girsinler/ Düdenlerin ebem çarşafına!/ Milyonlarca yıldır süren ve milyarlarla/ süründüren insanlığı bu babaerkil düzen/ Gidip anababakıl düzen gelmeli. (Seke Seke, s.15) dizeleri yeterince “feminist” mi sizce? Efendim? Duyamadım? Çarşafa dolanmışlıkla erkeğin cinsel organı olduğundan büyük mü gösteriliyor? Yok canım, o beceriksizliği anlatan bir deyimdir. Vallahi. Efendim? Oradaki “kıl” hecesi bir aşağılama mı barındırıyor? Yok efendim, orada eril ve dişinin akılla kuracakları bir düzenden bahsediyor. “Ataerkil” yerine “babaerkil”i neden tercih ettiğini mi soruyorsunuz... Bakın burasını hiç düşünmemiştim, özür dilerim. Yine bizi faka bastırdınız.
Saadet Hanım bu yazıyı neden yazdığınızı hiç düşündünüz mü? Ben hala anlayamadım da. Can Yücel “Sünnet Yahnisi” adlı şiirinde bir sünnet törenini ve buradaki debdebeyi anlatırken şiirin sonunu şöyle bitirir: Belki de dedim kendi kendime/ Bu oğlanların çükleriyle görecekleri/ ilk ve son saltanat!.. Saadet Özkal bu şiirin büyük bir bölümünü alıntıladıktan sonra yargısını hemen yapıştırıveriyor. “Şair, itibarın bu kadarı bile kızları kıskançlıktan çatlatırken, organa ve sahibine nasıl bir saltanat istediğini söylemiyor, ama anlaşılan o ki organın özgürlüğünü ve yaşadığı hazları saltanat olarak yeterli görmüyor. (Özkal, s.60) La Havle! Lütfen birisi benim yerime Saadet Hanım’a bu şiiri tamamen yanlış anladığını söyleyebilir mi? Saadet hanım, bakınız burada Şair “çükün saltanatı”ndan değil, bu insanların “çükleriyle görecekleri son saltanat”tan bahsediyor ve bir eğretileme yapıyor. Bu insanların yaşamlarında gördükleri en büyük saltanat bu, anlasanıza artık! Sahi siz bu yazıyı neden yazdınız Saadet Hanım?
Kadınlar vücutlarını ne kadar seviyor yarabbi!/ Hem çıplak hem de örtüyorlar elleriyle/ Heryerlerini!/ Cilve!/ Ben de deli gibi seviyorum kadınların vücutlarını/ Kokularını kokluyorum/ Kukularını yokluyorum/ Cennet! (Macellan’ın Macerası, 3-195) Bu şiirde kadın davranışının erkek gözüne nasıl göründüğü konusunda ilginç bir saptama daha var: Gerçekten de biz kadınlar, ya da kimimiz, hem mini etek giyeriz hem de ikide bir eteğimizi aşağı çekiştiririz. Yani hem çıplağızdır hem de ellerimizle örteriz çıplaklığımızı. Beynimizin derinliklerinden bir ses “ört” der çünkü o sırada. “Kendini gösterme!” Oysa şiirdeki erkek, bizim içbaskıyla yaptığımız hareketleri “cilve” diye yorumluyor., bunları kendisi yani erkekler için yaptığımızı sanıyor. (Özkal, s.62)
Saadet Hanım, Can Yücel şiirinden yola çıkarak, doğanın diyalektiğine de karşı çıkmayı kendine görev edinmiş. Kendisine günde bir-iki saat National Geographic kanalını izlemesini öğütlerim. Doğanın ne kadar aşağılık ve maskülinist bir yapısı olduğunu hayretle görecektir. Bu yazıyı ciddi mi yoksa mizahi bir yazı olarak mı düşünmüştünüz Saadet Hanım? Enteresan bir bakış açınız var. Bize niye “cilve” diye bir insan davranışı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsunuz ki? Bütün eteklerini çekiştiren kadınlara nasıl kefil olabilirsiniz? Bir “kadın” bir “erkek”e “cilve” yapınca neden aşağılık bir durum olsun ki? Aynı şekilde tersi de erkek için aşağılayıcı bir durum olmaz mı? Peki ya doğadaki benzeş “kur” ve “cinsel cazibe” davranışlarına ne demeli? Kimi zaman erilden dişiye kimi zaman ise dişiden erile bakışla ve bedensel yakınlaşma ile başlayan, daha sonra koku yayma ve kimi salgıların harekete geçmesiyle gelişen bir “cinsel cazibe” oyunu oynanmaz mı? Hayvanlar birbirlerinden kaçıp birbirlerini kovalamıyorlar mı? Yoksa durum gerçekten sizin dediğiniz gibi
Yoksa siz bu yazıyı Can Yücel’in “yoksul ev kadınları”nı “ıkına sıkına üç yılda feminist roman karalayan”kadınlara tercih etmesine kızarak mı yazdınız? Ben hiç araya girmeden yazınızın finalini buraya koyuyorum ki bakış açınız biraz daha iyi anlaşılsın:
Karşı tepede asmış/ Kadınlar Bayraklarını/ Yamalı ama akpak/ Arap sabunu kokan çarşafları/ Basma entarileri, fanila göynekleri, kısacık donları/ Dağ başını duman almış okuyor/ Rüzgarda.../ Çocuk bezleri ki/ Ikına sıkına üç yılda karalanan/ Feminist romanları değil/ Üç saatte bir arlanıp boklanan/ Boklanıp arlanan/ Namelerdir yollanacak onlar ilerde/ Kışlalara, mapuslara/ Hepsi okunuyor burdan oğullarına” (9-15)
1.Eli kalem tutan, aydın, feminist kadınlar küçümseniyor. Bir anlamda, kadınlık sorunlarını işleyen gelmiş, geçmiş, gelecek tüm kadın yazarların “doğalarından gelen” beceriksizliği vurgulanıyor da denebilir.
2.Tipik “populist solcu erkek” bakış açısıyla, kadınlık durumundan şikayet etme hakkı yalnızca gün boyu çocuk bezi ve diğer çamaşırları yıkamakla görevli yoksul kadınlara veriliyor. Şair onlarla gönüldaşlığını dile getiriyor.
3.Aslında onlara bile kadınlık durumundan şikayet etme hakkı verildiği söylenemez. Tersine yaptıkları işin ne kadar onurlu bir iş olduğu, hatta asıl “roman”ı onların yazdığı ima ediliyor: sıkıyönetim kışlalarına, mapuslara gönderilen mektuplar, üç saatte bir boklanıp arlanan, arlanıp boklanan çocuk bezleri. Söylenen kısaca şu: Kadın sen “ulvi” görevine, çamaşırcılığına devam et.
4.Üstelik arlanan çocuk bezlerinin tümü erkek çocuklara ait. Acaba şair bu emekçi mahallesinde kadınlar kız çocuk doğurmaz mı demeye getiriyor., yoksa kız bebek bezlerinin- tıpkı mapuslardaki kadınlar gibi- esamisinin okunmadığını mı ima ediyor?
5.Sonuç olarak, Can Yücel bu şiiri yazmakla şunu demek istemiyor mu: Bu ülkede feminizm yapılacaksa, onu da biz yaparız!”
“Siz kimsiniz?”gibi bir soruya gerek var mı?(Özkal, s.63)
Can Yücel’i Freud’un sedirine yatırarak beş sayfalık bir feminist psikanaliz yapan Saadet Hanım, yazının sonunda baklayı dilinin altından çıkarıyor. Niye bir şair, öldürücü bir işe mahkum edilmiş yoksul kadınları, eli kalem tutan, aydın, feminist kadınlara tercih etsin ki? Sen o kadar oku, yaz, feministlik yap, çamaşır yıkama, aydın ol sonra da gidip şair sabahtan akşama kadar çamaşır yıkayan yoksul gecekondulu kadınlara methiye düzsün. Olacak iş değil! Saadet Hanım, anlamı o kadar zorlamış ki, “ıkına sıkına üç yılda karalanan/ feminist romanları değil” dizelerinden “gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm kadın yazarların doğalarından gelen beceriksizliği” anlamını çıkarıyor. Oysa ki bu dizede şair, bütün feminist romanların, ya da şiir incelemelerinin ıkına sıkına üç yılda karalandığını söylemiyor. Burada “kimi” feminist romanlar kastediliyor. Tıpkı kimi feminist şiir incelemelerinin de ıkına sıkına karalanmış olması gibi. Yazar, “kışla” deyince askerliği değil de hemen “sıkıyönetim”i anlıyor. Ya da “namelerdir yollanacak onlar ilerde/ kışlalara mapuslara” dizesinden bu kadınların, asla ve kat’a “kız çocuk bezi’ yıkamadıkları ya da kız çocuk doğurmadıkları anlamını çıkarıyor. Pes! Saadet Hanım, Ultra Prima ya da Can Bebe bezleri “kız” ve “erkek” diye ayrılıyor ama amerikan bezinden yapılan ve elde yıkanan çocuk bezlerinde ne yazık ki böyle bir ayrım yapmanın imkanı yok.
Saadet Hanım, kızmayın ama yazınıza keşke “Kadın Gözüyle Can Yücel” değil de “Saadet Özkal Gözüyle Can Yücel!” diye bir başlık koysaydınız. Can Yücel’e de şiirine de sevgisiz ve şaşı baktığınız anlaşılıyor. Şiirin bir coşku, imge, ses olduğunu umursamıyorsunuz bile. “Can Yücel de başka bir tabuyu yıkan önemli şairlerimizden biri. Kıçı, götü, kılı, tüyü, boku, çüküyle insan vücudunu, insanın en doğal halini şiire sokan adam.” (Özkal, s.59) tanımlamasıyla Can Yücel şiirini özetlemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz. Karşı tepede asılan ve rüzgarda sallanan çamaşırlara bu kadınların yazdıkları bir roman benzetmesi yapılmasını ilkellik ve populistlik olarak görüyorsunuz. Tüm bunların ise bir tek açıklaması var. Siz şiiri lokanta adisyonu gibi kuşkuyla okuyorsunuz. Böylece de yediğiniz yemeği lezzeti kaybolup gidiyor.
Saadet Hanım, Can Yücel’e “Erkeği, erkek bakış açısını bu kadar açıklıkla sergilediğin için teşekkürler Can Yücel, toprağın bol olsun!” diyelim. (Özkal, s.63) diyorsunuz ya, biz de size feminizmin çarpık bakış açısını bize bu kadar açıklıkla gösterdiğiniz için teşekkür ediyor, sıhhat ve afiyet diliyoruz.
Sahi Saadet Hanım siz bu yazıyı neden yazmıştınız?
(Yukarıdaki yazı Weswese dergisinde yayınlanmıştır)
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı